Degisen Zevkler, Degisen Müzikler ve Inovasyon Anlayısı Üzerine

Geçtiğimiz mayıs ayında piyasaya çıkan “Random Access Memories” isimli Daft Punk Albümünün 3. şarkısı olan Giorgio by Moroder beni ilk dinlediğim andan itibaren daha önce fikir yürütmediğim bir alanda düşünmeye itti. Bilmeyenler için kısaca özet geçeyim, bu şarkı elektronik müziğin babalarından Giorgio Moroder‘in kendi hikayesini bir anlattığı bir monolog ile başlıyor. Hikayede Moroder müziğe başladığı yıllarda synthesizerı nasıl keşfettiğini ve bunun kendi tabiri ile “geleceğin sesi” olduğunu fark edişini anlatıyor. Peki tırnak içerisinde yazdığım bu “geleceğin sesi” ne demek? İşte bir süredir üzerinde düşünüp paylaşmaya karar verdiğim konu bu.

Gelecekle ilgili “acaba maaşım ne kadar olacak?”ın dışında bir heyecan duyan insanların anlayabileceğini düşündüğüm bu merak insanların esasında toplumların teknolojik vizyonları ile ilgili çok enteresan soruları sormasını sağlıyor. “Gelecek nedir?”, “Önce geleceği tanımlayalım…” gibi zırva söylemleri bir kenara bırakırsak, bugün gelecekten beklentimiz nedir sorusunu elektronik müziğin en temel enstrümanı olan synthesizer üzerinden değerlendirelim. Benim dikkatimi çeken bir nokta 1950′lerde Robert Moog’un kurduğu Moog Music isimli şirketin ürettiği Moog Synthesizer analog tasarım bakımından bir sanat eseri idi. Bu cihaz Dr. Robert Moog‘un transistorun icadından kısa bir süre sonra üzerinde çalışmaya başladığı voltaj kontrollü analog bir synthesizerdı. Bu cihaz için söylenebilecek pek çok şey var ama “sesi x’e benziyor” cümlesi, x yerine ne koyarsanız koyun, bunlardan biri değil. Bu cihaz o ana kadar var olan hiçbir sese benzememek üzere dizayn edilmişti. Dönemin teknolojik düzeyi düşünülürse amaç bunun aksi de olsa sonucun buna yakın olacağı düşünülebilir. Peki günümüzün gelişmiş synthesizerları ile Moog Synthesizerı birbirinden farklı yapan şey nedir? En önemli fark kuşkusuz bu noktaya gelirken yolda bir yerde dijital sistemlere geçilmiş olmasıdır ancak bizim tartıştığımız konu bakımından bu o kadar da önemli değil. Bizim konumuz bakımından en önemli fark, Moog Synthesizer hiçbir akustik enstrümana benzememeye çalışırken günümüzün synthesizerlarının bunun tam tersini yapmaya çalışıyor oluşu. Esasında modern synthesizerlar o kadar geliştiler ki onları kullanarak her türlü sesi çıkarmak, dolayısıyla kafamıza göre bir “enstrüman” oluşturmak mümkün. Tabi iş bu düzeye gelince gerçek olanı dijital olarak modellemek en büyük zorluk haline dönüştü. Bunu başarmayı bu kadar cazip kılan da belki bu. Bundan uzun yıllar önce atari salonlarında dinlediğimiz 8 bitlik sentetik seslerin yerini gerçeğinden ayırt edilmesi zor sesler aldı.

Son olarak bu enteresan geçmişe dönüşten yaptığım çıkarımlarla inovasyon kavramı üzerine biraz atıp tutmak istiyorum. Bu örnekte görüldüğü üzere bilimsel gelişme ile inovasyon arasında ciddi bir fark var. Ne yazıktır ki bilimsel gelişme çoğu zaman genel populasyonun faydasını o anda göremediği şeylerden oluşur ve dolayısı ile halk ile bilim adamları arasında bir mesafeye yol açar. İnovasyon ise daha bakkal Ekrem abi, daha mahallemizin ağır abisi Süleyman abi, daha bizden biridir. İnovasyon’un sonuçları kısa sürede ortaya çıkar. 2000′li yıllarda bir ara cep telefonu ile etkileşim kurma şeklimiz tuşlar olmamalı der bir vizyoner, 2007′de olay patlar. Başkası çıkar öyle bir synthesizer yapar ki teoride insan kulağının duyabileceği her sesi çıkarması mümkündür, artık bu işin geleceği akustik sesleri modellemektir, TAK! 1-2 sene içerisinde klavyenin başındaki tek bir kişi koskoca bir orkestranın ancak çalabildiği bir parçayı kaydetmiş. İnovasyon doğrusal olmadığı gibi inovatif insanlar da doğrusal değillerdir. Bazen bir hikayenin başını yeniden okumak, sonu ile ilgili müthiş bilgiler verebilir bize.

not: Bu yazı ile bloguma siftahı yapmış bulunmaktayım. Buna son 3 yıldır niyetleniyor ancak bir türlü başlayamıyordum. Umarım bu başlangıç kalıcı olur. Dilerseniz Twitter ve Facebook‘tan da uğrayabilirsiniz.